1) NURLARA SADAKAT VE SEBATIN MUHAFAZASININ LÜZUMU
1.2 … 1.5) DOĞRUDAN DOĞRUYA RİSALE-İ NURLARLA MEŞGUL OLMAK, ONA MUHATAP OLMAK YERİNE SOSYAL MEDYADA RİSALE-İ NUR İSMİNİ VEYA HAKİKATLERİNİ KULLANARAK TAKİPÇİ KAZANAN TEŞEKKÜLLERE TEVESSÜL ETMENİN MAHZURLARI
2) NURLARA KANAAT ETMEK, BAŞKA ESERLERE BAKMAMAK VEYA ŞAHISLARA (onların ağzından çıkan sohbet tarzı söylemlerine vb) BAĞLANMAMAK…
2.1) “…BAŞKALARA BAKMIYORUM, MEŞGUL OLMUYORUM. SİZ DAHİ RİSALE-İ NUR’A KANAAT ETMENİZ LÂZIMDIR…”
2.2) “…bu memlekette bu HUSUSÎ VE CÜZ’Î VE YALNIZ ŞAHSÎ HİZMET; veya mağlubane perde altında veya BİD’ALARA MÜSAMAHA SURETİNDE veya TEVİLAT İLE BİR NEVİ TAHRİFAT İÇİNDE HİZMET-İ DİNİYE TAM OLAMAZ…”
2.3) “…BİR NUR TALEBESİNE OLUR OLMAZ ESERİ OKUTTURMAK VE HER SÖZÜ DİNLETTİRMEK KOLAY BİR ŞEY DEĞİLDİR…”
2.4) “…HER GÜN KUR’AN VE İMAN HAKİKATLARINDAN MANEVÎ GIDALARIMIZI ALMAYA MUHTACIZ…”
2
1) NURLARA SADAKAT VE SEBATIN MUHAFAZASININ LÜZUMU
1.1)”Risale-i Nur kendi sadık ve sebatkâr şakirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdar neticeye mukabil fiat olarak, o şakirdlerden tam ve hâlis bir sadakat ve daimî ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet Risale-i Nur onbeş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi, onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmibin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.
Hem iştirak-i a’mal-i uhreviye düsturuyla, herbir şakirdine, her bir günde binler hâlis lisanlar ile edilen makbul duaları ve binler ehl-i salahatın işledikleri a’mal-i sâlihanın misil sevablarını kazandırıp, herbir hakikî, sadık ve sebatkâr şakirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini; kerametkârane ve takdirkârane İmam-ı Ali’nin (Radıyallahu Anhü) üç ihbarı ve keramet-i gaybiye-i Gavs-ı A’zam’daki (K.S.) tahsinkârane ve teşvikkârane beşareti ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın kuvvetli işaretiyle, o hâlis şakirdler ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat’î isbat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
Madem hakikat budur. Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofi-meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şakirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için, o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa Risale-i Nur’a karşı rakibane başka bir çığır açmak ile hem o zarar eder, hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur’aniyeye bilmeyerek zarar verir; zındıkaya bir nevi yardım olur.“
(Kastamonu – 122)
1.2 … 1.5) DOĞRUDAN DOĞRUYA RİSALE-İ NURLARLA MEŞGUL OLMAK, ONA MUHATAP OLMAK YERİNE SOSYAL MEDYADA RİSALE-İ NUR İSMİNİ VEYA HAKİKATLERİNİ KULLANARAK TAKİPÇİ KAZANAN TEŞEKKÜLLERE TEVESSÜL ETMENİN MAHZURLARI
1.2)”….Gizli din düşmanları ve münafıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları Risale-i Nur’dan ve üstadlarından ayırmak kabil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını, desiselerini değiştirdiler. Bir zayıf damarlarından veya safiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münafıklar veya o münafıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost suretine girerek, bazan da talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: “Bu da İslâmiyete hizmettir, bu da onlarla mücadeledir. Şu malûmatı elde edersen, Risale-i Nur’a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir.” gibi bir takım kandırışlarla sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihayet Risale-i Nur’a çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyahut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar.”
(Tarihçe-i Hayat – 690)
1.3)”Hem meselâ
يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَ لَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ
cümlesi, mana-yı remziyle diyor ki: “Onüçüncü ve ondördüncü asırda semavî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır, Yani bin ikiyüz seksen (1280) tarihine yakındır. İşte bu cümle ile nasılki elektriğin hilaf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de: Manevî bir elektrik olan Resaili’n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmağa ve BAŞKA ÜSTADLARDAN TAALLÜM EDİLMEĞE VE MÜDERRİSÎNİN AĞZINDAN İKTİBAS OLMAĞA MUHTAÇ OLMADAN herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir. Hem işaret eder ki; Resaili’n-Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.’
(Şualar – 690)
1.4)” Risale-i Nur tahsili, hakikaten hârika ve orijinaldir, emsalsizdir. Herhangi bir tahsilde maddî menfaat ve bir mevki gaye edinilerek o tahsile devam edilir. Dersler ekseriyetle maddiyat ve şöhrete erişebilmek için, belki de zoraki okunur. Risale-i Nur’un organize edilmemiş serbest bir üniversiteye benzeyen tahsiline eserleri okumak suretiyle devam edenler ise, Kur’an ve imana hizmet etmekten başka herhangi dünyevî bir maksad taşımıyorlar. Böyle olduğu halde ilmî, imanî ve ciddî eserler olan Risale-i Nur, o kadar büyük bir şevk ve aşkla ve o kadar sonsuz bir hazla okunuyor ki; sadık okuyucularını defalarca okumak gibi kuvvetli bir arzuya sahib ediyor. Risale-i Nur’u yazıp okuyanlar, mahkeme kapılarında hayatları tehlikeye düştüğü halde, bu hârika eserleri okuduklarını itiraf ve okuyacaklarını ilân ediyorlar. İ’dam kararı verileceğini bilseler dahi, bu sebatlarını izhar etmekten çekinmiyorlar. İşte Risale-i Nur’un birçok hârikalarından şu hususiyeti, sizlere şu kanaatı veriyor: İtiraf edenler acaba canlarını yolda mı buldular?
Demek Risale-i Nur’da ve Bedîüzzaman’da öyle yüksek bir hakikat var ki ve bunlarda zararlı bir şey yokmuş ki, inkâr etmediler.
Tahsildeki talebeler otorite ve disiplinle idare edilerek okutturulur. Bedîüzzaman ise hiçbir kimseyi Risale-i Nur’a mecbur etmemiş. Fakat yüzbinlerle okuyucunun çoğu onu görmeden, ona sarsılmaz ve kopmaz bir bağla talebe olarak Risale-i Nur’dan derslerini alıyorlar.
İşte böyle hârikulâde bir tedris, yakın ve uzak tarihin hiçbir medresesinde görülmemiştir, hiçbir üniversitede rastlanmamıştır.
Sayın savcı, “Bedîüzzaman’a olan hürmetin şekli diğer müfessirlerde görülemiyor.” dedi.
Doğrudur. Hürmet ve ta’zim büyüklük ve kemalâtın derecesine, minnet ve şükran da elde edilen istifadenin mikdarına göre olduğuna nazaran, Bedîüzzaman’ın eserlerinden azîm faideler elde ediliyor ki, ona olan ta’zim ve minnettarlıklar da görülmemiş bir şekilde oluyor.
Yirminci asrın en büyük bir İslâm mütefekkiri ve müellifi olan Bedîüzzaman’ı komünist ve masonlar bizlere, bilhâssa gençliğimize tanıtmamağa çalışmışlardır. Fakat uyanık Türk-İslâm milleti ve gençliği, o din kahramanı üstadı tanımış, istifade etmiş ve ettirmiştir.
İşte bunun içindir ki; Bedîüzzaman’a karşı olan fevkalâde bağlılık ve itimad sarsılmayacaktır.
Risale-i Nur’daki âyetler, Kur’an-ı Hakîm’in en büyük mu’cizesi olan hususiyetleri kaybettirilmeden, büyük bir san’at ve maharetle Türkçemize tefsir edildiği için; RİSALE-İ NUR’U KADIN, ERKEK, MEMUR VE ESNAF, ÂLİM VE FEYLESOF GİBİ HER TÜRLÜ HALK TABAKASI OKUYUP ANLAYABİLİYOR. Kendi istidadları nisbetinde gördükleri istifadeler karşısında ona bir kat daha sarılıyorlar. Liseliler, üniversiteliler, profesörler, doçentler, feylesoflar okuyorlar. BU MÜNEVVER SINIFLAR FEVKALÂDE İSTİFADE ETTİKLERİ GİBİ; RİSALE-İ NUR’UN HÂRİKULÂDELİĞİNİ VE TE’LİF SAN’ATINDAKİ ÜSTÜNLÜĞÜNÜ TASDİK EDİP HAYRETLER İÇERİSİNDE BÜTÜN KÜLLİYATI OKUMAK İŞTİYAKINA SAHİB OLUYORLAR.
Bedîüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u her yeni tanıyan müdrik ve takdirkâr kimseler, daha evvel tanımadıklarına binler teessüf edip, kaybettikleri zamanları telafi edebilmek için müsaid vakitlerini boşa sarfetmeyerek, beş dakikalık bir zamana dahi ehemmiyet verip, geceli gündüzlü Risale-i Nur’a çalışmağa başlıyorlar. Bu rağbet ve şiddetli alâka hiçbir psikolog, sosyolog ve feylesofun eserinde görülmemiştir. Onlardan ancak tahsilli kimseler istifade edebilmişlerdir. Bir ortaokul çocuğu veya okumasını bilen bir kadın, büyük bir feylesofun eserini okuduğu zaman istifade edememiştir. Fakat RİSALE-İ NUR’DAN HERKES DERECESİNE GÖRE İSTİFADE ETMEKTEDİR.”
(Şualar – 548)
1.5)” Sayın Savcı, bize kütübhaneleri dolduran binlerce Arabça ve bugünün ruhuna tercüman olamayan kitabları tavsiye ediyor. Sayın Savcı ve onun gibi düşünenler, Risale-i Nur namı altındaki külliyat-ı ilmiyeyi ve hazine-i hürriyeti ve hakikat-i âliyeyi beğenmeyebilirler, tenkid de edebilirler. Bu kendilerinin bileceği bir iştir. Bizim şu veya bu esere rağbet etmemize ve ona kıymet vermemize karışamazlar. Biz Risale-i Nur’u seviyoruz. Ve onu hakikî ve riyasız bir din kitabı ve Kur’an tefsiri biliyoruz. Kıymet ölçüleri ve hükümleri vicdanî bir takdir mes’elesidir. Buna kimse müdahale edemez. Evet biz Risale-i Nur müellifinin daima ayn-ı hakikat dersi verdiğine kailiz. Kendisinin kabul etmemesi, bizim bu kanaatımızı sarsmıyor. Ancak bizim kabul ettiğimiz, keramet-i kevniyesinden dolayı değil, Nurların dersinde hârikulâde ve ekmel tezahürlerine şahid olduğumuz ve bütün cihan-ı irfana meydan okuyan keramet-i ilmiyesinden dolayıdır.”
(Şualar – 564)
2) NURLARA KANAAT ETMEK, BAŞKA ESERLERE BAKMAMAK VEYA ŞAHISLARA (onların ağzından çıkan sohbet tarzı söylemlerine vb) BAĞLANMAMAK…
2.1) “Risale-i Nur talebelerinin hasları olan sahib ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vuku’ bulan bir hâdise münasebetiyle beyan ediyorum ki: Risale-i Nur, hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalaa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalaa ederken; yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resaili’n-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur çok mütenevvi hakaika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lâzım gelir.
Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, BAŞKALARA BAKMIYORUM, MEŞGUL OLMUYORUM. SİZ DAHİ RİSALE-İ NUR’A KANAAT ETMENİZ LÂZIMDIR, belki bu zamanda elzemdir.
Hem şimdilik bazı ulemanın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid’atlara müsaid gittiği için, Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid’ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur’an’ı muhafaza etmek bir vazifesi iken; has talebelerden birisi bilfiil huruf ve hatt-ı Kur’aniyeyi ders verdiği halde, sırrı bilinmez bir hevesle, huruf ve hatt-ı Kur’aniyeye ilm-i din perdesinde tesirli bir surette darbe vuran bazı hocaların darbede istimal ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan dağda şiddetli bir tarzda o has talebelere karşı bir gerginlik hissettim. Sonra ikaz ettim. Elhamdülillah ayıldılar. İnşâallah tamamen kurtuldular.
Ey kardeşlerim! Mesleğimiz, tecavüz değil, tedafü’dür, hem tahrib değil tamirdir, hem hâkim değiliz mahkûmuz. Bize tecavüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde elbette çok mühim ve bizim de malımız hakikatlar var. O hakikatların intişarına bize ihtiyaçları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyetli vazife zedelenir ve muhafazası lâzım olan ve birer taifeye mahsus bir kısım esaslar ve âlî hakikatlar kaybolmasına vesile olur. Meselâ: Hâdisat-ı zamaniye bahanesiyle Vehhabîlik ve Melâmîliğin bir nev’ine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer’iyeyi perde yapıp eserler yazılmış. Risale-i Nur gerçi umuma teşmil suretiyle değil; fakat HER HALDE HAKİKAT-İ İSLÂMİYENİN İÇİNDE CEREYAN EDİP GELEN ESAS-I VELAYET VE ESAS-I TAKVA VE ESAS-I AZİMET VE ESASAT-I SÜNNET-İ SENİYE GİBİ İNCE FAKAT EHEMMİYETLİ ESASLARI MUHAFAZA ETMEK, BİR VAZİFE-İ ASLİYESİDİR. SEVK-İ ZARURETLE, HÂDİSATIN FETVALARIYLA ONLAR TERKEDİLMEZ.
(Kastamonu – 76)
2.2) “Risale-i Nur’un mesleği, sair tarîkatlar, meslekler gibi mağlub olmayarak belki galebe ederek pek çok muannidleri imana getirmesi; pek çok hâdisatın şehadetiyle, bu asırda bir mu’cize-i maneviye-i Kur’aniye olduğunu isbat eder.
O dairenin haricinde, ekseriyetle bu memlekette bu HUSUSÎ VE CÜZ’Î VE YALNIZ ŞAHSÎ HİZMET; veya mağlubane perde altında veya BİD’ALARA MÜSAMAHA SURETİNDE veya TEVİLAT İLE BİR NEVİ TAHRİFAT İÇİNDE HİZMET-İ DİNİYE TAM OLAMAZ diye, hâdisat bize kanaat vermiş.”
(Emirdağ-1 – 63)
2.3) “Üstad’ın meşreb ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisadcılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zira bu büyük insanın yüksek iktisadcılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzım gelir.
Meselâ Üstad, bu yüksek iktisadcılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidad, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde takib ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir. Binaenaleyh BİR NUR TALEBESİNE OLUR OLMAZ ESERİ OKUTTURMAK VE HER SÖZÜ DİNLETTİRMEK KOLAY BİR ŞEY DEĞİLDİR. Zira onun gönlünün mihrak noktasında yazılı olan şu “Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.
İşte Bedîüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hârikalar hârikası bir “Pedagog” -mürebbi- olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen isbat etmiş ve iktisad tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nadire-i fıtrattır.”
(Tarihçe-i Hayat – 14)
2.4) “Bakınız! Risale-i Nur’a hizmet eden Nur’un öyle hakikî talebeleri var ki: Onlardan birisine denilse: “Risale-i Nur yerine şu kitabları istinsah et de, Amerikalı milyarder Ford’un servetini sana verelim.” Risale-i Nur’un satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan o bahtiyar talebe şöyle cevab verecektir:
“Dünyayı servetiyle ve saltanatıyla verseniz kabul etmem. Çünki Cenab-ı Hak, bize Risale-i Nur’un mütalaası ve hizmetiyle tükenmez, bâki bir hazine verecektir. Acaba sizin o dünyevî servetiniz beni mes’ud edecek midir? Bu şübhelidir. Fakat Rabbimizin ihsan edeceği bâki servet ile hakikî bir saadete kavuşacağımızda şekk ve şübhe yoktur.”
Kıymetli kardeşlerim!
Risale-i Nur’un yüksek değerini anlamakta veya onu işitip tanımakta biraz gecikmiş olan gençler içleri sızlaya sızlaya şöyle demektedirler: “Şu geç uyanan kıymetdar gençliğimi fâni, geçici şeylerle zayi’ etmeyeceğim. Ancak ve ancak Kur’ana ve imana hizmet uğrunda, sevgili Allah’ım ve sevgili Peygamber’imin emirlerine itaat yolundaki hizmetlere vakfedeceğim. Ancak böylelikle, bu muvakkat gençliğimde bâki bir gençliği elde etmiş olacağım. Risale-i Nur’a bu kadar bağlanıldığını görünce, dünyadan alâkamızın kesildiği zannına varılmasın. Bilakis bu cihet, şu hatt-ı hareketimizle tebarüz eder: Mücerred isek işlerimizi, talebe isek derslerimizi, memur isek vazifemizi, tüccar isek ticaretimizi yapıyoruz. Dünyevî meşgalemiz ne kadar fazla bulunursa bulunsun, ders ve imtihanlarımız ne derece sıkı olursa olsun Risale-i Nur’a çalışmaya ve hizmete yine vakit buluyoruz ve bulabiliriz; zaman ayırıyoruz ve ayırabiliriz. Zira nasılki her gün ekmek, su ve havaya ihtiyaç var. Aynen öyle de, bunlardan daha fazla olarak, HER GÜN KUR’AN VE İMAN HAKİKATLARINDAN MANEVÎ GIDALARIMIZI ALMAYA MUHTACIZ.
Evet Risale-i Nur’la olan iştigalimiz, iş ve derslerimizdeki muvaffakıyeti kat kat artırarak bize kuvvet ve heves veriyor. Bizde, dünyaya din için çalışmak fikrini uyandırıyor. Bize vaktin kıymetini idrak ettiriyor; takvim yapraklarının geri dönmeyeceğini kalb ve aklımıza tesirli bir surette ihtar ederek, ömür sermayesi olan zamanımızı kıymetlendirmek şevk ve azmini veriyor. Çalışma saatlerinde şurada burada boşu boşuna veya lüzumlu zannına kapıldığımız ve fakat bizce faidesiz şeylerle vakitlerimizi öldürmekten bizi kurtarıyor. Hattâ istirahat zamanlarında dahi iman hakikatlarına çalışma sevgisini husule getirerek, rahmet-i İlahînin hareket içine dercettiği faaliyet zevkini tattırıyor; böylece fâni bir ömürde bâki bir hayatı kazanmanın yolunda yürütüyor.
Kıymetli kardeşlerim!
Risale-i Nur’un yüksek değerini tam beyan etmek mümkün değildir. ONUN KIYMETİ ONU DAİMÎ VE SADAKATLA OKUYANLARIN RUHUNU O KADAR SARIYOR, O KADAR KENDİNE RÂM VE MEFTUN EDİYOR ki; tahkikî iman mertebelerinde terakki eden o fedakârlardan birinin başına bütün din düşmanları toplanıp Risale-i Nur’dan vazgeçirmeye çalışsalar yine muvaffak olamazlar ve olamadılar.
Ben ki, Risale-i Nur’u te’lif ile vazifelendirilen ve istihdam edilen Üstad’ın hizmetçisi olmayı en büyük bir nimet bilirim. Hizmetçisinin hizmetçiliğini yapmayı bir şeref addederim. Bu kalbî ve samimî bağlılığı çok görenler olabilir; fakat hiç de fazla bulmamalıdır.
Meselâ: Kıymetli bir eser okuruz, müellifine karşı içimizde az çok bir takdir hissi belirir. Molyer’in, Hügo’nun, Göte’nin eserlerine bir hayranlık duyarız. Acaba İslâm Dini’nin rehberi olan Kur’an-ı Hakîm’i tefsir eden bir İslâm dâhîsinin şahsına karşı bağlılığın derecesi nasıl olmalıdır? O meşhurlardan birinin eseri kâğıda yazılırsa, Bedîüzzaman Said Nursî’nin Kur’an tefsiri olan Nur Risalelerini altın sahifelere nakşetmek lâzımdır. Dine muarız olmayan müstakim bir filozofun eserini tedkik için saatlerce çalışılırsa, iki cihanın saadetini ders veren Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak için uykularımızı terketmek gerektir. Evet dünyevî bir kitaba beş lira ödersek, Risale-i Nur gibi dünya ve âhirette insanı mes’ud kılan ve en yüksek bir mevki’ ve şerefe nâil olan bir tefsir-i Kur’ana yüz lira veririz ve veriyoruz. Îcabederse onun neşri uğrunda servetimizi de feda etmek, İslâm cengâverlerinin torunları olan biz gençlere lâzım ve elzemdir arkadaşlar!…
Öyle ise geliniz kardeşlerim!
Nurların dersinde diz dize, hizmetinde el ele, cihad-ı diniyede omuz omuza verelim; Nurlardan nur almaya, imanî derslerinden ders almaya şiddetle muhtaç olduğumuz Nur Risalelerine beraberce çalışalım, görüşelim, konuşalım. Allah yolunda, din yolunda koşalım. Dinsizlere karşı mücadele bayrağını açarak, cihad-ı diniye meydanlarında hizmet-i imaniye muhitlerinde tatlı canlarımızı feda edelim.”
(Gençlik Rehberi – 252)
2.5) “İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi en meşhur İslâm hükemalarının eserlerini tetebbu’ eden muhakkik ve müdakkik bir ehl-i ilim diyor ki:
Risale-i Nur’dan okuduğum bir sahifenin bana verdiği istifade, diğer eserlerin on sahifesinden daha fazladır.
Felsefî eserlerle meşgul bir muallim:
Ben bu kadar senedir ilmî ve felsefî eserlerle iştigal ettim. Risale-i Nur kadar beni ikna’ eden ve garb eserlerinden ve felsefeden aldığım yaraları tedavi eden ve bu zamanın ihtiyacına tam cevab veren bir eseri görmedim.
Bir edebiyatçı:
Benim aklım nursuz, kalbim mü’mindi. Risale-i Nur hem aklımı, hem kalbimi tenvir ve nefsimi ilzam etti. Beni Cehennemî bir azabdan kurtardı.
Bir doktor:
Risale-i Nur’dan istifadeye başladığım günü, hayata gözlerimi açtığım gün olarak biliyorum.
Bahtiyar bir üniversiteli:
Üstadımıza ve Risale-i Nur’a ait bir mektubu, İstanbul’un bir yerinden bir yerine götürmek gibi bir hizmeti, meb’usluğa tercih ederim.” (Tarihçe-i Hayat – 699)







