5) BU MALUM TEŞEKKÜLLER; PARA KAZANMAK, RANT ELDE ETMEK İÇİN NURLARI ALET EDİYORLAR VE MAALESEF NURLARDAN ÇALARAK KİTAP YAZIYORLAR
İMZA GÜNLERİNDE KENDİ KİTAPLARINI PARAYLA SATARLARKEN; O KİTAPLARIN ASIL MENBAI OLAN RİSALE-İ NUR’LARI İSE PARASIZ, YANİ BİR NEVİ HEDİYE OLARAK VERİYORLAR
BU GİBİ HUSUSLAR İSE; ÜSTAD HAZRETLERİNİN TABİRİ İLE “İNTİHAL” VE “SİRKAT” SAYILIYOR VE BEŞERİ KANUNLAR NEZDİNDE DE SUÇ SAYILIYOR!
EN KÜÇÜK BİR HİKAYE KİTABININ GİRİŞ KISMINDA BİLE “HER HAKKI MAHFUZDUR” İBARESİ MEVCUTTUR.
BU KİTAPLARI YAZANLAR, BİLEREK VEYA BİLMEYEREK; RİSALE-İ NUR’A KALIN BİR PERDE OLUYORLAR VE İŞİN İÇİNE-ÜSTAD HAZRETLERİNİN DE DEDİĞİ GİBİ-BİR KISKANÇLIK MESELESİ DE GİREBİLİYOR
GEÇMİŞTE BAŞKA TEŞEKKÜLLER DE, BENZER YOLLARA TEVESSÜL ETMİŞLERDİ!
AŞAĞIDAKİ İKİ-ÜÇ MEKTUP; PARA KAZANMAK,RANT ELDE ETMEK,İNTİHAL-SİRKAT-KISKANÇLIK MESELELERİNE TEMAS EDİYOR
5.1) (İNTİHAL VE SİRKAT MESELESİ)
“İleride hükûmetin müsaadesini istihsal suretiyle neşretmek istediğim ve yirmi-otuz seneden beri keşif ve te’lifine çalıştığım ve elli seneden beri devam eden tedkikat ve mücahedat-ı fikriye ve muhtelif menba’lardaki taharriyat ve mesaîmin neticesi ve semeresi olarak yazdığım ve manevî yüz keşfiyatı gösteren ve binlerce hakikatı hâvi yüzden ziyade risaleden ibaret olan Risale-i Nur’un te’lifinden sonra neşredilen bazı kanunlara uygun gelmeyen onbeş noktasını ortaya atarak müttehem bir vaziyete koymak, bu hakikatların ve benim onlara taalluk eden hukuklarımın ziya’ını mûcib olmakla beraber, DİĞERİN İNTİHAL VE SİRKATİNE VE TEMELLÜK VE KENDİNE MALETMESİNE ZEMİN İHZAR ETTİĞİNDEN; BU BÂBDA, EVVEL EMİRDE VE HERŞEYDEN ZİYADE HAKİKAT NAMINA VE HUKUK HESABINA HAKKIMIN MUHAFAZASI, ÂDİL MAHKEMENİZİN NAZARA ALACAĞI İLK CİHETTİR. Ve bir cürüm âleti olmak tevehhümüyle müsadere edilen risalelerimin tazammun ettiği hakaik, ehl-i fen ve felsefeye ve akademi muhakkiklerine karşı isbatıma medar olmak üzere elimde bulunması lâzım geleceğinden; bu keşfiyat ve münazarat-ı ilmiye üzerinde hazırlığımı tesbit etmek için tarafıma iadesini isterim. Beni mahkûm etseniz de, onlar mahkûm olamaz ve hapiste dahi benim arkadaşım olmalıdırlar. Mahkemelerin ihkak-ı hak cihetindeki haysiyetine, şerefine mühim bir nakîse belki zıd olan garazkârların telkinatına tebaiyete, elbette mahkeme-i adalet tenezzül etmeyecek ve garazkârların entrikalarını akîm bırakacaktır. Ve adaletten ve ihkak-ı haktan daha büyük bir makam vazife cihetinde tanımayan mahkemenin, her türlü tesirattan âzade olarak vazifesini yapacağı, esas adaletin muktezası olduğuna istinaden; şahsım namına değil, belki çok hakikatların ve birçok masum hukukların kendine bağlı olduğu bir hakikat-i âliye namına, hakkındaki asılsız evhamlarını bir an evvel Risale-i Nur’un hürriyetini ilân etmekle ref’etmektir.
(Tarihçe-i Hayat – 241)
5.2) NURLARDAN İNTİHAL MESELESİNDE ÜSTAD HAZRETLERININ MÜSAADE ETTİĞİ HUSUSLAR NELERDİR? MEKTUP AYRICA KISKANÇLIK MESELESİNE DE KISMEN BAKIYOR”
“Aziz, sıddık kardeşlerim!
Mesmuatıma nazaran, Şemsi ve isimlerini söylemeyi münasib bulmadığımız müellifler, Zülfikar’dan ve sair Risale-i Nur’dan bazı kısımları kendi namlarına neşretmelerine razıyım ve helâl ediyorum ve memnun olurum. Onlar da Nur’un şakirdleridirler, bu surette Nurları neşrederler. Yirmi seneden beri çoklar, hattâ büyük hocalar, eserlerinde ve müellifler de Nur’un mes’elelerinden çoklarını almışlar ve alıyorlar. Hattâ değil böyle dost zâtları, belki resmî makamları bulunan ve eserler yazan ve Nurların intişarlarına taraftar olmayan ve eserleri revaç bulmak niyetiyle Nurun neşrine mani’ olanları dahi helâl ediyoruz. Çünki onların men’leri başka bir tarzda ve daha faideli intişarına ve fütuhatına vesile oluyorlar. Ben hal-i hazıra bakmadığım için bilemiyorum. İstemeyerek işittim ki: Eser yazan ve Nur’dan çalan resmî büyük zâtlar diyorlar: “Risale-i Nur’u okuyabilirsiniz, başkasına vermeyiniz.” Güya Nurlar onların eserlerini setrettirecek. Halbuki Nurlar, o eserlerdeki hakikatları tasdik eder, onlara kuvvet ve revaç verir. İnşâallah bir zaman onlar resmen neşrine mecbur olacaklar. Fakat İzmir’li hâkimin dediği gibi, “Risale-i Nur gizlenmiyor ve başka kitablara benzemiyor ve temellük edilmiyor, nerede bulunursa bulunsun, ben Nur’dan gelmişim” der.
Hem Risale-i Nur’un sekiz senedir en mühim parçaları İstanbul’a gidiyordu ve kemal-i şevkle müellifler okuyorlardı. Esasen Risale-i Nur ise; ona şakird olmak şartıyla, herkesin kendi malı gibidir.”
(Emirdağ-1 – 258)
5.3) SIRF PARA KAZANMAK İÇİN, NURLAR TAB EDİLMEMELİDİR VE YİNE SADECE BU MAKSATLA SOSYAL MEDYADA DA OKUNMAMALIDIR!
“Risale-i Nur, hacılarla hariç âlem-i İslâm’a yayılıyor, kendi kendini lâyık ellere yetiştiriyor. Ve Şam’a el yazısı ile gönderdiğimiz Asâ-yı Musa ve Zülfikar’ı, heyet-i ilmiye onbeş gün tedkik etmiş, tam takdir etmelerine alâmet olarak demişler: “Biz, bunu mecmualar halinde kısım kısım tab’edelim. Hem bunu birden tab’etmeğe çok para lâzım. Hem bunu şimdi birden arabîye tercüme etmek uzun zaman lâzım; imkân olmuyor.” Onun için, oradaki eski talebem ve yeni gönderdiğim şakird, kitabı onların elinden kurtarmağa çalışmışlar ki, PARA KAZANMAK İÇİN TAB’ETMESİNLER. O kardeşlerim, kendi ellerinde müştaklara okutturuyorlar. Halbuki ben, tab’etmek için iznim yoktu. Şimdi zamanı değil. Hem arabîye çevirmek, Mısır ulemasının iştirakiyle ehemmiyetli ve yüksek bir heyet-i ilmiye lâzım. Her ne ise, acele edilmiş.”
(Emirdağ-1 – 256)
5.4) NUR’LAR, BEDAVA VERİLECEK-EŞANTİYON VEYA HEDİYE NİTELİĞİNDE VEYA ESKİ TABİRLE PERAKENDE – KIYMETSİZ MALLAR DEĞİLLERDİR!
“…Perakende halinde bulunan Nur Risaleleri..
C: Şimdi, Nurları yazan kalemlerin yüzbinler ve güzel itina ile tevafukla yazan yüzler kâtibin aşk-ı imanî ve ilmî ile yazdıkları Nur Risalelerine perakende, ehemmiyetsiz parçalar namı verilmesi zahir bir yanlıştır.”
(Şualar – 408)
5.5) “Aziz kardeşim!
Evvelâ: Bin mâşâallah, Sözler mecmuasında yanlışlar yok gibidir. Birkaç kelime var ki, leffen gönderildi. Sâniyen: Eğer münasib görseniz gönderdiğim bu elli lirayı benim hesabıma mahkemedeki mecmuaların bedeline benim için alınız, gönderiniz. Eğer münasib görmezseniz, bu defaki gönderdiğiniz mecmuaların bana mahsus olacak kısmının fiatına alınız.
Sâlisen: Şimdilik Tarihçe-i Hayat’ı meb’uslara PARASIZ VERMEMEK MÜNASİBDİR. Parasıyla isteyenlere verilsin. Fakat on-yirmi nüsha Ankara’da bulunsa münasibdir.
Said Nursî
(Emirdağ-2 – 26)
5.6- 5.7) KISKANÇLIK MESELESİ VE O MALUM GÜRUHUN KALEME ALDIĞI KİTAPLARIN,HEM KUR’AN’A,HEM DE RİSALE-İ NURLARA NİSBETEN,BİRER TASNİFAT HÜKMÜNE GEÇTİĞİ İLE ALAKALI YERLER
5.6) “Bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, bir enaniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enaniyetlidir. Çabuk enaniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da; nefsi, o ilmî enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, enaniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adavet besler gibi, SÖZLER’İN KIYMETLERİNİN TENZİLİNİ ARZU EDER tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:
“Bu dürûs-u Kur’aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler’in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: BU ULÛM-U İMANİYEDEKİ FETVA VAZİFESİYLE TAVZİF EDİLMİŞİZ. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur’anın tereşşuhatıdır; bizler, taksimü’l-a’mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!..”
(Mektubat – 426)
5.7) “Cumhuru, bürhandan ziyade me’hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidînin kitabları vesile gibi, cam gibi Kur’anı göstermeli, YOKSA VEKİL, GÖLGE OLMAMALI.
Mantıkça mukarrerdir ki; zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr-ı tabiîdir.
Meselâ; hükmün me’hazı olan şeriat kitabları melzum gibidir. Delili olan Kur’an ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitablara temerküz ettiğinden, yalnız hayal-meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nadiren tasavvur eder. Bu cihetle vicdan lâkaydlığa alışır, cümudet peyda eder.
Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’an gösterilse idi, zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan “kudsiyet”e intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.
Demek şeriat kitabları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla mukallidlerin hatası yüzünden, paslanıp hicab olmuşlardır. Evet bu kitablar, Kur’ana tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir. Hâcat-ı diniyede cumhurun enzarını doğrudan doğruya, cazibe-i i’caz ile revnakdar ve kudsiyetle haledar ve daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren hitab-ı ezelînin timsali bulunan Kur’ana çevirmek üç tarîkledir:
1- Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkid ile kırıp, o hicabı izale etmektir. Bu ise tehlikelidir, insafsızlıktır, zulümdür.
2- Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile kütüb-ü şeriatı şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur’anı göstermektir. Selef-i müçtehidînin kitabları gibi; “Muvatta”, “Fıkh-ı Ekber” gibi.
Meselâ: Bir adam İbn-i Hacer’e nazar ettiği vakit, KUR’ANI ANLAMAK VE KUR’ANIN NE DEDİĞİNİ ÖĞRENMEK MAKSADIYLA NAZAR ETMELİ. YOKSA İBN-İ HACER’İN NE DEDİĞİNİ ANLAMAK MAKSADIYLA DEĞİL. Bu ikinci tarîk de zamana muhtaçtır.
3- Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarîkatın yaptığı gibi, o hicabın fevkine çıkararak üstünde Kur’anı gösterip, Kur’anın hâlis malını yalnız Ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i şeriatın vaazına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin vaazındaki olan halâvet ve cazibiyet bu sırdan neş’et eder.
Umûr-u mukarreredendir ki; efkâr-ı âmmenin bir şeye verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh ekseriya o şeyin kemaline nisbeten değildir, belki ona derece-i ihtiyaç nisbetindedir. Bir saatçının bir allâmeden ziyade ücret alması bunu teyid eder.
Eğer cemaat-i İslâmiyenin hâcat-ı zaruriye-i diniyesi bizzât Kur’ana müteveccih olsa idi, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitablara taksim olunan rağbetten daha şedid bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasıyla hâkim ve nafiz olurdu. Yalnız tilavetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı”
(Asar-ı Bediiyye – 133)
6.1 … 6.4) BU YENİ TEŞEKKÜLLER; LİSAN HUSUSUNDA DA (halefin selefi beğenmemesi, nakıs görmesi vs) HADLERİNİ AŞMAKTADIRLAR VE ZAMANINDA NURLARI SADELEŞTİRME ADI ALTINDA TAHRİF EDEN MALUM GÜRUH GİBİ, BUNLAR DA CİDDİYETSİZ, LAUBALİ VE FARKLI BİR ÜSLUP TAKINARAK, TAKİPÇİLERİNE BİRŞEYLER ANLATIYORLAR.
BUNUNLA ALAKALI OLARAK, MUHAKEMAT’TA VE SAİR YERLERDE, HEM ÜSTAD HAZRETLERİNİN,HEM DE TALEBELERİNİN,SANKİ BUGÜNLERİ GÖRÜYORMUŞCASINA KALEME ALMIŞ OLDUKLARI ÇOK KIYMETLI TESPİTLERİ VARDIR
6.1) “İKİNCİ MAKALE
“Belâgatın ruhuna taalluk eden birkaç mes’elenin beyanındadır
BİRİNCİ MES’ELE
Tarih lisan-ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat-ı Arabın cazibesiyle a’cam, Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm-ı Mudarî’nin melekesi denilen belâgat-ı Kur’aniyenin madenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de acemlerin ve acemîlerin belâgat-ı Arabiyenin san’atına girdiklerinden fikrin mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı maânîden zevk-i belâgatı, nazm-ı lafza çevirmişlerdir.
Şöyle ki: Efkâr ve hissiyatın mecra-yı tabiîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise mantıkla müşeyyeddir. Mantığın üslûbu ise müteselsil olan hakaika müteveccihtir. hakaika giren fikirler ise, karşısında olan dekaik-ı mahiyatta nafizdirler. Dekaik-ı mahiyat ise, âlemin nizam-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizam-ı ekmelde herbir hüsnün menba’ı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir. Hüsn-ü mücerred ise, mezaya ve letaif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinan-ı hilkatte cilveger olan ezhara perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nağamatıdır. Bülbüllerin nağamatına aheng-i ruhanî veren ise, nazm-ı maânîdir.
Hal böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâgat-ı Arabiyede üdeba sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırdan çıktı. Zira bir milletin mizacı o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi lisan-ı millîsi de, hissiyatının ma’kesidir. Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki istidad-ı belâgat dahi mütefavittir. Lâsiyyema Arabî lisanı gibi nahvî bir lisan olsa.
Bu sırra binaen cereyan-ı efkâra mecra ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır’av olan nazm-ı lafz, mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı manaya mukabele ederek belâgatı müşevveş etmiştir. Zira acemîler sû’-i ihtiyar veya sevk-i ihtiyaçla lafzın tertib ve tahsinine ve maânî-i lügaviyenin tahsiline daha ziyade muhtaç olduklarından ve elfaz, mecra olmak cihetiyle daha âsân ve daha zahir ve nazar-ı sathîye daha munis ve hevam gibi avamın nazarlarına daha cazibedar ve avamperestane nümayişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfaza daha ziyade sarf-ı himmet etmişlerdir…
Yani ne kadar bir mesafe kat’ederse, önlerine çok müşa’şa sahralar kendilerini göstermek şanında olan tertib-i maânîde olan tagalgulden zihinlerini çevirip, elfaz arkasına koşup dolaşıyorlar. Maânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır.
Gide gide elfaz manaya galebe etmekle istihdam ederek; lafz, manaya hizmet etmek olan kaziye-i tabiiye, aksine çevrildiğinden, tabiat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallıfların san’atına kadar; yok belki tasannularına uzun bir mesafe girmiştir.
Eğer istersen Harîrî gibi bir dâhiye-i edebin Makamat’ına gir gör: O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza mağlub olarak lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedar ettiği gibi, lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir ve numune-i imtisal olmuştur. Onun için o koca Abdülkahir bu hastalığı tedavi etmek için, Delailü’l-İ’caz ve Esrarü’l-Belâgat’ın bir sülüsünü onun ilâçlarından doldurmuştur.
Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…
Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de: Suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.
Evet lafza zînet vermeli fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla ve suret-i manaya haşmet vermeli fakat mealin iznini almak şartıyla ve üslûba parlaklık vermeli fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla ve teşbihe revnak vermeli fakat matlubun münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla ve HAYALE CEVELAN VE ŞAŞAA VERMELİ FAKAT HAKİKATI İNCİTMEMEK VE AĞIR GELMEMEK VE HAKİKATA MİSAL OLMAK VE HAKİKATTAN İSTİMDAD ETMEK ŞARTIYLA GEREKTİR.“
(Asar-ı Bediiyye – 222)
6.2) “Kur’anın vazife-i asliyesi: Daire-i rububiyetin kemalât ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir. Öyle ise şu havârık-ı beşeriyenin o iki dairede hakları; yalnız bir zaîf remz, bir hafif işaret, ancak düşer. Çünki onlar, daire-i rububiyetten haklarını isteseler, o vakit pek az hak alabilirler. Meselâ; tayyare-i beşer
{(Haşiye-2): Şu ciddî mes’eleyi yazarken ihtiyarsız olarak, kalemim üslûbunu, şu latîf latîfeye çevirdi. Ben de kalemimi serbest bıraktım. Ümid ederim ki, üslûbun latîfeliği, mes’elenin ciddiyetine halel vermesin.}
(Sözler – 265)
6.3) “İHTAR
اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَ
kaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Safiye’yi kafiyeye feda etmek tarzında hakikatın suretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitabda en âlî hakikatlere, en müşevveş bir libas giydirdim. Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız manayı düşünüyordum. Sâniyen: Cesedi libasa göre yontmakla rendeleyen şuaraya tenkidimi göstermek istedim. Sâlisen: Ramazanda kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi. Fakat ey kàri! Ben hata ettim, itiraf ederim. Sakın sen hata etme! Yırtık üslûba bakıp o âlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!..”
(Sözler – 693)
6.4) “…vekilimiz Ahmed Bey’e haber veriniz ki, müdafaayı makine ile yazdığı vakit sıhhatine pekçok dikkat etsin. Çünki ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazan bir noktanın yanlışıyla bir mes’ele değişir, mana bozulur.”
(Şualar – 486)
6.5) “Sabri Efendi kardeşimiz ne güzel takdir etmiş, mâşâallah, mâşâallah. Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. Evet, bazı ibareler belki edebiyat denilen şeye tam muvafık düşmüyormuş. Bunda da isabet var. Çünki edebiyat satılmıyor, Kur’an’dan nurlar gösteriliyor. Bu fakir kardeşiniz bu Sözler’i okuduğum zaman, üstadımı temsil eder bir hâl alıyorum. Tabiratınızla, şivenizle okumak bana o kadar zevkli, lezzetli geliyor ki, tarif edemem. ONUN İÇİN BİR HARFE DOKUNMAYI AZÎM BİR GÜNAH İŞLİYOR TELAKKİ EDİYORUM. Bazan verdiğiniz salahiyetin manevî kuvvetiyle namınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum. İşte bendeki telakki ve tesir bu mahiyettedir.”
(Barla – 62)
6.6) “Risale-i Nur’da müstesna bir edebiyat ve belâgat ve îcaz; nazirsiz, cazib ve orijinal bir üslûb vardır. Evet, Bedîüzzaman zâtına mahsus bir üslûba mâliktir. Onun üslûbu, başka üslûblarla muvazene ve mukayese edilemez. Eserlerin bazı yerlerinde, edebiyat kaidesine veya başka üslûblara nazaran pek münasib düşmemiş gibi zannedilen bir noktaya rastlanırsa, orada gayet ince bir nükte, bir îma veya ince bir mana veya hikmet vardır. Ve o beyan tarzı, oraya tam muvafıktır. Fakat o ince inceliği, âlimler de birden pek anlamadıklarını itiraf etmişlerdir. Bunun için, Bedîüzzaman’ın eserlerindeki hususiyet ve incelikleri, RİSALE-İ NUR’LA FAZLA İŞTİGAL ETMEMİŞ OLANLAR, BİRDEN İNTİKAL EDEMEZLER.
Büyük şâirimiz, edebiyatımızın medar-ı iftiharı merhum Mehmed Âkif, bir üdebâ meclisinde, “Viktor Hügo’lar, Şekspirler, Dekartlar; edebiyatta ve felsefede, Bedîüzzaman’ın bir talebesi olabilirler.” demiştir.
(Sözler – 764)
6.7) “Biri büyük,biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise üstad-ı muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acib ve garib, bedî’ âletler ise, BU ZAMANA KADAR HİÇBİR İMAMIN SÖYLEMEDİĞİ KELİMELERİ VE İMAN TELKİNATLARINI YAPAN RİSALETÜ’N-NUR ECZALARIDIR.”
(Barla – 144)
6.8) “Diyanetten meded almayan, ehl-i gafletin gafletini ziyadeleştiren edebiyat denilen müdhiş sarhoşluk, ancak ve ancak sizin âsâr ve telkinleriniz sayesinde mündefi’ oluyor. Dinsiz milletler pâyidar olamayacağı ve hattâ insaniyeti bile öğrenemeden dünyadan gelip geçeceklerini pek makul ve mantıkî delillerle isbat ettin. Eserlerin ruhun gibi ulvî ve ihatalı.
Sevgili Üstadım! Müsterih olmalısınız ki, sizin sa’yiniz beyhude değildir. Lâyemut risalelerin ilelebed kıymetli ellerde gezecek. Bugünkü dinsizlere haddini bildirecek ve belki iman dahi bahşedecek. Zâten sizin talebiniz bu değil mi? Emeliniz, gayeniz, iman dairesinde ikaz ve irşad hedeflerine yetişmek değil mi? Felsefe mezbelelerinde nâlân, sürünen edebsizler elbette hakikî edebi ve edebiyatı sizin eserlerinizde bulacaklarına asla şübhe yoktur ki, böyle olacak.”
(Barla – 78)
6.9) “Eskiden beri lafz ve mana, üslûb ve muhteva bakımından, edibler ve şâirler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, sadece üslûb ve ifadeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek, manayı ifadeye feda etmişlerdir. Ve bu hal de kendini en çok şiirde gösterir.
Diğer zümre ise; en çok mana ve muhtevaya ehemmiyet vererek özü söze kurban etmemişlerdir.
Artık Bedîüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cebhesi bu küçük mukaddeme ile kolayca anlaşılır sanırım. Zira üstad o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil, bilakis kalblerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, iman şuurunun, ahlâk ve fazilet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık bu kadar ulvî bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücahid, pek tabiîdir ki, fâni şekillerle meşgul olamaz.
Bununla beraber Üstad zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından hârikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi haizdir. Ve bu sebeble üslûb ve ifadesi, mevzua göre değişir. Mesela: İlmî ve felsefî mevzularda mantıkî ve riyazî delillerle aklı ikna’ ederken, gayet veciz terkibler kullanır. Fakat gönlü mestedip, ruhu yükselteceği anlarda ifade o kadar berraklaşır ki tarif edilemez. Mesela: Semalardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtablardan ve bilhâssa bahar âleminden ve Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde tecelli etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken, üslûb o kadar latîf bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, hârikalar hârikası bir âlemi canlandırır. İşte bu hikmete mebnidir ki, BİR NUR TALEBESİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NI MÜTALAASI İLE -üniversitenin herhangi bir fakültesine mensub da olsa- hissen, fikren, ruhen, vicdanen ve hayalen TAM MANASIYLA TATMİN EDİLMİŞ OLUYOR.
Nasıl tatmin edilmez ki, Risale-i Nur Külliyatı, Kur’an-ı Kerim’in cihanşümul bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh onda, o mübarek ve İlahî bahçenin nuru, havası, ziyası ve kokusu vardır…
Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular
Kur’ana her zaman beşerin ihtiyacı var.”
Ali Ulvî Kurucu
(Asa-yı Musa – 269)







